
Amasya Eski İl Başkanımızın Babası
Amasya Eski İl Başkanımızın Abdülhamit Budak'ın Babası Hakkın Rahmetine kavuşmuştur. Merhum'a Yüce Allah'tan...Son Sayısıyla Kendinden Çok Söz Ettirecek... Geliyor...
Yerli Düşünce son sayısında yine gündeme ışık tutuyor. Siyasi, kültürel,...
Yerli Düşünceden Okuyucularına İyi Haber-Yerli Düşünce Artık Sitemizde de Yayınlanacak
Dergimiz Yerli Düşünce Genel Merkez'imize gelen yoğun istek üzerine, artık Web...DURSUN ÖNKUZU

Önkuzu hey!.. Önkuzu !..
Önde gider Önkuzu ...
Anası 'Dursun' demiş ...
Durmaz.. gider Önkuzu ...
11-12 yaşlarında idim ... Erzurum da Kasım ayı donma noktasının başladığı günlerdi ve oldukça soğuk geçerdi... Mahellemizin büyükleriyle beraber Genç Ülkücüler Teşkilatı'na giderdik ve başkan Yılma Durak'ı hayranlıkla dinler, okul harici zamanlarda tahsilimizi bu kutlu ocakta yapardık...
Erzurum'da postahane' nin arkasında tek katlı küçük ama çok şirin bir binada faaliyet gösteren tek bir teşkilat vardı... Genç Ülkücüler Teşkilatı... O gün bütün bozkurtlar orada toplanmış olağanüstü bir tartışma başlamıştı. Küçük kafamla olayı çözmeye çalışıyor neler olduğunu anlamak için fevkalede bir gayret gösteriyordum. Başkan'ın gür sesiyle toparlandık,
-"Bozkurtlar!.. Dün Ankara'da bir arkadaşımız , ağır işkencelerden sonra okul binasından atılarak şehit edilmiştir"... diyordu... Hep bir ağızdan "şehitler ölmez, vatan bölünmez" sesleri Erzurum'da gökyüzünü kaplamıştı... ve bütün ülke semaları bu seslerle yankılanacak tı...
-YA ALLAH BİSMİLLAH ALLAHÜ EKBER ...
Yusuf Ziya ARPACIK
DURSUN ÖNKUZU, Cennet ülkemizin güzel beldesi, bozkurtlar yuvası Tokat'ın Zile kazasında dünyaya geldi..
Ankara Erkek Teknik Yüksek Öğretmen Okulunda tahsil görürken İşgal altındaki okulda komünistler tarafından yakalanıp üç gün süren ve bisiklet pompasıyla ciğerlerine hava basmaya varan ağır işkenceler yapıldıktan sonra, 23 KASIM 1970 günü, okulun üçüncü katından aşağıya atılarak şehid edildi...
KIZKARDEŞİ KADRİYE ÖNKUZU'NUN KALEMİNDEN:
AĞABEĞİM DURSUN ÖNKUZU
Yıl 1970… Kasım ayının 22. günü… İftar sofrasındayız. Mercimek çorbasını ağabeyimin çok sevdiğini hatırlatıyor, babaannem. Hepimizin gözleri doluyor. Kapı çaldı. Ağabeyimin arkadaşının babası berber Cemal Amca. Babamı istedi.
İndi babam. Sonradan öğrendiğime göre: “Öğrenci olaylarında Dursun yaralanmış, hemen Ankara'ya gidelim” demiş. Tabi radyo ve televizyonlar olaylarda ağabeyimin kaçırılarak işkence sonucu öldürüldüğünü açıklamış. Bizim bir şeyden haberimiz yok. Babam haberleri hiç kaçırmazdı halbuki. Tabi daha 19 haberleri başlamamıştı. Televizyonumuz zaten yok o zamanlar.
Babam hemen gitti Ankara'ya evimize akrabalar, komşular, ülkücü camiadan dostlar dolmaya başladı. Tabi anneme ve bize ağabeyimin yaralı olduğunu söylüyorlardı. Ben ozamanlar orta birinci sınıfta okuyordum. Ablam Amasya Yatılı Öğretmen Okulu birinci sınıfta okuyordu. Benim küçüğüm Zübeyde ise ilkokul ikide.
Ertesi günü ablamı getiriyorlar ülkücü hocaları. Ben hala ağabeyimi yaralı hayal ediyor, ona en iyi şekilde bakar, hemşirelik yaparım biricik ağabeyime diyordum. Heyhat!.. yaradanımıza kavuşalı kaç gün olmuş halbuki. Camilerde selalar kendime gelebildim. Bu mahşeri kalabalığın anlamını ancak o zaman idrak edebildim. İki gün sonra cenazeyi getirdiler ülküdaşlarının acılı, hüzünlü tekbirleri arasında. Zile o tarihe kadar öyle bir kalabalık görmemeişti. Otobüslerle Ankara'dan çevre il ve ilçelerden, köylerden akın akın gelen ülkücüler son yolculuğunda birlikte olmak istemişlerdi Şehit Önkuzu'nun ruhuyla. Kılıçkıran, İmamoğlu, Özmen ve Önkuzu… İşte davanın ilk şehitleri. Bu nasıl bir dava idi, nasıl bir mücadeleydi. Bu birçok kısır düşünceli, egoist, maddeci yöneticilerin dediği gibi sağ sol davası değildi. Bu, Türk - Gayrı Türk savaşıydı. Şuuru, kültürü, ruhu ve gönlü ile Türk olanla, hiçbir şeyi Türk olmayanların, gerçek imanı yüreğinde duymayanların savaşıydı.
Daha ortaokul, lisedeyken ülkücü mücadelenin ön saflarında yer almıştı. Zile kalesinin tam karşısında Ü.O.D açılmıştı. Önceleri birkaç arkadaştılar. Sonra çığ gibi büyüdüler, çoğaldılar. Babam sürekli çok ileri saflarda mücadele ettiğini söyler, mesleğini eline aldıktan sonra ne yaparsan yap derdi. Ailenin tek umudu tek dayanağı oydu. O öylesine imanlı, kararlı ve samimiydi ki o günlerde yapılan haksız düşünce, görüş ve davranışlara asla tahammül edemiyordu.
Birkaç önce Süleyman Özmen Y.Ö Okulu'nda şehit edilmişti. Ağabeyim o olayı bizlere göz yaşları içersinde anlatmıştı. Anneme kan lekeleri olan bir ceketini saklamak üzere yıkamamasını tembih ederek emanet etmişti. “Bu kan Süleyman'ın kanı sakın yıkama, mübarek şehit kanı; yarın Allah'ın huzurunda şahitlik edecek inşallah” demişti. Kendisinin de birkaç ay önce söylediği bu sözden sonra aynı kaderi beklediğini nerden bilsin. Ah canım ağabeyciğim.
O bir ülkü deviydi. Hiçbir çıkar gözetmeksizin. Çok büyük ideallere sahipti. Öylesine inançlıydı ki düşüncelerini gerçekleştirmek için elinden geleni yapardı. Milliyetçi, ülkücü çocuklara, gençlere, kızlara milli manvi değerlerimizi kaybetmemeleri için seminerler düzenlerlerdi. Okul derslerinde başarısız olan talebelere ücretsiz matematik, fen kursları verirdi. Maddi imkanları kısıtlı olduğu halde verilen hediyeleri kabul etmemişti. Onu akrabalarımız, arkadaşları mahcup, utangaç, az ve öz konuşan, konuşunca herkes tarafından dinlenip beğenilen birisi olarak tanırlardı. En büyük idealli büyük bir kütüphaneye sahip olmak ve gençlerin hizmetine sunmaktı. Çok kitap okurdu. Eline geçen parayı kitaba yatırırdı. Yaz tatillerinde çalışıp okul masraflarına katkıda bulunurdu. Judo öğrenmişti. Her sabah jimnastik yapar, titizliği ile ablamı yorardı. Namazlarını düzenli olarak kılar, kılamadığı vakitleri küçük bir deftere not ederdi. O zamanlarda Zile'nin yetiştirdiği çok kültürlü, muhterem bir zat olan müftü Arif Efendi'den ders alırdı. Ağabeyimin yetişmesinde büyük bir payı olmuştu Arif Efendi'nin. Ağabeyim İstanbul Yıldız Teknik Üniversitesini kazanmış, kayıt yaptırmıştı. Ama o okula komünistler hakim olduğu için Ankara Erkek Teknik Yüksek Öğretmen Okuluna geçmişti. Kader işte. Nereye gitsen değişmiyor.
Ağabeyimiz kız olmamıza rağmen bizlerle çok ilgilenir, büyük bir insan gibi her şeyini paylaşırdı. Kitap okuma alışkanlığım onun sayesinde olmuştu. Yaşasaydı kim bilir ne büyük hizmetleri olacaktı. Ama o birçoklarımıza nasip olmayacak şerefli bir ölümle Rabbimize kavuştu. Hem de öyle bir mertebe ki tam on üç kişi insanlık dışı işkenceler yaparak ulaşılamayacak sabrı, tahammülü, Allah yolunda can vermenin lezzetini tattırdılar. “Allah yolunda öldürülenleri sakın ölüler sanma. Bilakis onlar diridirler, Rableri katında Allah'ın, lütfundan kendilerine verdiği nimetlerin sevincini yaşayarak rızıklandırılmaktadırlar. Arkalarından kendilerine ulaşamayan (henüz şehit olmamış) kimselere de hiçbir korku olmayacağına ve onların üzülmeyeceklerine sevinirler.” (Al-i İmran Suresi,169-170. Ayet).
Ruhları Şad, Mekanları Cennet olsun…
Kadriye Önkuzu
Önkuzu hey !..Önkuzu !.. Önde gider Önkuzu ...
Bu bayrak düşmez yere Ölmedikçe son kuzu !..
Dursun adı ... Dursun adı ... O gitti , dursun adı ...
Dillerde türkü olsun , Yürekte vursun adı !..
Kuzular koç olacak , Toy, düğün , göç ... olacak ,
Bu yıl ki kuzuların Adları ÖÇ olacak !!!
26.11.2007. 14:26
Yüce rabbim mahşerde komşuluk nasip etsin Dursunlar bitmez yetişir elbet...
hasan coskun - 09.01.2008. 11:25
bir gün o gün gelecek bizde sizin gibi bu serefli dava icin can verecek ve bu ülkeyi işgalci serefsizlerden kurtaracaz RUHUN SAAD OLSUN MEKANİN CENNET OLSUN
ben tekirdağ alperenlerinden serdar tüm alperenlere ve ülkücülere selamlar.bu siteyi kuranlara ve kurmasinda yardimci o0lanlardan ALLAH razı olsun.bu siteden gündemde olanlardan haberdar oluyoruz tüm alperenlerin böyle güzel davraniş ve faliyetlerde bulunmasi bizi gerçekten çok gururlandırıyor.bu faliyetlerin devamını diler ve tüm alperenlerin sahlıcakla kalmasını ve ALLAH'A emanet olmasını dilerim
galip karayiğt - 01.01.2008. 15:01
inancın ve azmin zaferidir önkuzu.o inandığından dolayı kazanmıştır,ve önkuzu gibi olanlar daim kazanacaktır çünkü biz MÜSLÜMANLARIN HEDEFİ yalnızca ŞEHADETTİR,SELAM SANA EY ÖNKUZU ALLAH MEKANINI CENNET EYLESİN.
bırak ihanet tam alnımdan vursun beni isterse karanlık zindanlarda boğsun eğer ölümüm yaşatacaksa devleti bu canı koruyan nefse YAZIKLAR OLSUN
ÇAVUŞALPEREN - 29.12.2007. 20:14
unutamadık şehitler
unutamadık acıyı
unutamadık sevdayı
unutamadık nizamı alemi
yeni dünya düzeni değil yeniden nizamı alem
ertan ilpek - 19.12.2007. 10:58
bütün şehitlermizi rahmetle anıyoruz.. YÜCE RABBİM İNŞALLAH BİZLEREDE BÖYLE BİR ŞEREFLİ GÖREVLE DÜNYADAN ALMASI DİLEGİYLE... TÜM MÜSLÜMAN KARDEŞLERİMİZİN KURBAN BAYRAMI MUBAREK OLSUN... SELAMETLE..
alperen gürbüzer - 18.12.2007. 11:49
ÜLKÜ ŞEHİTLERİ (KERVANI)
ALPEREN GÜRBÜZER
Aman Allah’ım, neydi O günler...
Bir mahşeri yaşıyorduk sanki. Sokaklar yürümez hale gelmişti, herkes birbirinden korkar olmuş, kaçanın kurtulduğu ve leş kargalarının ülkemize üşüştüğü hengâme idi...
Beşinci kol devredeydi. Kimsenin gıkı çıkmadığı bir dönemde, bu kördüğümü bertaraf edecek yürekli delikanlılar yok muydu acaba? Vaziyet bambaşka, yaşamak işkence ve eziyet, kaçan kurtuluyor, ahbab ve dost sandıklarından. Derken sahneye bir ümit doğuyor.
Bu ümit, milletin bağrından çıkan “ÜLKÜ KERVANI”dır. Kolay olmadı. Devletin halledemediği, belki de planlanmış bir senaryonun kurbanları olsalar da, delikanlı yağız yiğitler, yürekleriyle canla başla göğüslerini siper eden “ülkü kervanı” oldular. Ayakların yerden kesildiği, bedenlerin akkorlaştığı, kurşun kurşun üstüne olduğu dönemlerde yaşandı bunlar. Böylece Hak yolundan dönmek bilmeyen bu kervan: “Ülkücü” adı ile tarihte yerini aldı. Bu gençliğin vermiş olduğu mücadele dillere destan oldu. Dostlarca takdir gördü, iç ve dış düşmanlar tarafından ise kösteklendi. Bu yetmezmiş gibi, geceleri uykularını kaçıran bir vaka olarak addedildi. O fırtınalı günlerde kurtlar sülük olup posttan sıyrılırken Türkiye kan revan içindeymiş kimin umurunda.
Sadece anaların gönlü dağlanır. Bir de Türkiye’nin yoluna başkoymuş “Ülkü Kervanı”nın gönlü. Sinelerinde sevda vardır hep. Ölümüne bir sevda. Dalkavukların üstün sayıldığı, sanatkârların sansar, dahilerin şebek olduğu bu devirde şehitler birbiri ardınca sıralanmıştı adeta.
Mevlâna’nın Şeb-i Arus (Düğün Gecesi) dediği ölümü analarına şöyle tarif ettiler:
“Ana gidiyorum Hakk yola,
İhtiyacım var dualarına,
Hakkını helal et bana ...” diye.
Belki de bu sözler dinleyen için, son bir mektuptu.
Şeb-i Arus’u tadan Şehidler, toprağına gelen can yoldaşlarıyla, anaların o hüzünlü sesleriyle adeta gök kubbeyi çınlatıyorlardı. Bütün bu ayrılık kavşağında kalpleri hüzünle dolsa da pes etmediler. Nihayetinde zorlu mücadelede kazanan, dış ve iç güçlerin azılı dişi olmadı, kazanan millet oldu. Tozbulut ve kan revan içinde akl-ı selim düşünme fırsatı bulamamışlardı.
Meydanda “Leş Kargaları” çekilince nihayet olayların analizini sağlam kafayla enine boyuna tahlil edebilme şansını yakalayabildiler ancak.
Şu kanaate vardılar: Sistemin bir oyunu imiş. Yani sistem ayakta durabilmek için bu tezgahı Türkiye’nin başına örmüş meğer.
Meğerse, bütün dünyada geçerli olan bir kural varmış: “Tekelci görüşler hükümranlıklarını sürdüre bilmek için, suni gerginliklerin türemesine zemin hazırlarlarmış hep.”
Hazırlanmış bu senaryoya rağmen, onlar halis niyetle, milli tepkilerini ortaya koymuşlardı. Bir sevda için, yani Allah Rızası’nı kazanmak için baş koydular bu yola. Ölürsek “ebedi hayat”, kalırsak “vatan bizim” dediler. Hakk’tan Hakikatten herdem olsun ve “Hakk’ın boyasıyla boyansın gönüllerimiz” niyazında bulundular.
Derken ihtilal oldu. Terazi kuruldu. Bir kefeye bu devletin temeline dinamit koymak isteyen güruh, diğer kefesine Ülkü Kervanı. İhtilal öncesi tufanı yaşamıştılar, ihtilal sonrası kıyameti yaşadılar sanki.Terazi önlerine konulunca ister istemez Mizan’ı hatırladılar. Uçsuz bucaksız hayaller boyunca Sırat Köprüsü’nden geçer gibi yedi kat göklerin mavi derinliklerinde dolaşırlarken, bir an içten içe uyanınca gördükleri manzara hiç de iç açıcı değildi. Terazinin iki kefesindeki unsurlar eşit telakki edilmişti. Devlete başkaldıranlar ile devlete itaat edenler suçlu ilan edilmişti. Hikmet-i İlâhi mapushane de varmış alın yazılarında... Adalet bu dünyada tecelli etmese de, elbet öte alemde ve Mahkemey-i Kübra’da er geç tecelli edeceğine inançları tamdı zaten!
Mapushane, Ülkü Kervanı’nın daha da şuurlanmasını sağlamıştı. Sabr-ı Cemil sonunda mapushane, “Yusufiye Medresesi” oluverdi gönüllerde...
Küçük cihaddan büyük cihada beyan buyuran Fahr-i Kainât Efendimizin yaşadığı günleri andıran bir döneme gelinmişti...
Ortalık sütliman... Bir imtihan tufanı içine yuvarlanmışlardı. Nefisler ön plana itildi. Ülkücülüğün kitabını ben yazdım, tarihini de ben başlattım diyenler oldu. Dava da, ülkü de bana ait dediler.
Bütün bu egolar dünyasında akl-ı selim birileri çıktı yerinden doğruldu ve yürekli bir ses şöyle dedi: “Hayır! Allah ve Resûlü’nün hakikatleri dışında herşey tartışılır, hatta lider de, teşkilat da, doktrin de...”
Doğrusu da buydu. Bütün bu fitne ortamında Hakikatin ergeç tecelli edeceğine eminiz. Şehitler kervanının hayatta kalanlardan beklediği de: Hak ve Hakikat yolu olan Allah yolu’ndan dönmemektir.
Sistemin yeni kuşağın önüne koyduğu yeni bir oyun var yine. Bu sefer leş kargalarının yerini PKK almış. Yarın kim bilir hangisi?
Oğullarını kurban edecek vatan evlatları aranıyor sürekli. Külfeti üstlenecek yeni delikanlılar revaçta. Eskiden bu işi üstlenecek gönüllü (ücretsiz) delikanlılar vardı. Şimdilerde pek gözükmüyor. Öyleyse ne yapmalı?
Sonunda ücretle bu işi yapacak delikanlılar bulundu. Yeni Yavuz delikanlılar da sistemin ayakta kalması için oynanan bir oyun olduğunun farkında olmayarak, bu görevi en iyi şekilde deruhte etmek için yola koyuldular. Anadolu’nun yağız evlatları Cudi ya da kandil dağlarında en iyi şekilde dövüşüyorlar vatan ve millet uğruna. Ya conconlar, onlar da eğleniyorlar.
Peki nimeti kim paylaşıyor dersiniz? Sakın bu soruyu sormayın. Niye mi? çünkü sakıncalı. İsterseniz biraz ipucu vereyim: Seçkinler, yani oligarşik elitist tabaka...
Her zaman öyle olmuştur. Külfet yiğit evlatlara. Nimet seçkinlere, yani bir eli yağda, bir eli balda olanlara...
Bu oyun sürekli değişik adlar altında Türkiye’de tezgahlanıyor. Bu senaryoyu bozacak biraz basiret gerekli. Değişmeyen tek şey gönlümüz, ülkümüz ve imanımızdır.
Bugün kü Nizâm-ı Âlem Alperenlerinin dünkü Ülkü Kervanı’ndaki, Ülkü erenlerinin yaşadıklarından alacağı binlerce dersler olsa gerek. Onlar bu dünyada sefa sürmeden göçtü gittiler; “Salâtullah Selâmullah, Aleyke ya Resûlüllah” diyerek meydanlarda nice başlar verildi, hiç soran olmadı. Varsın sormasınlar. Can bülbüle dönüşünce ne önemi var? Onlar ebediyete uçtular, hor açılıp gül oldular ve her ne ki var oldular. Zaten canları gövdelerine konuktu. Biliyorlardı, bir gün ruhlarının bir kelebek misali çıkıp gideceğini.. Sonunda kafesten kuş uçmuşcasına, bu dünya kafesinden şehadet şerbetini içerek göç ettiler. Onların hayatları arkada kalan gönüldaşlarına bir tecrübe, bir ışık oldu. Ne mutlu onlardan ders alabilene...
Hak ile sevdalı olanlara, kendi özünü bilenlere ve Allah (C.C.) yolunda can verenlere çok şeyler borçluyuz. Ülkü kervanı’nın kutlu seferlerindeki yolcularına layık olabilmek için onlara yâr olabilmeli, kaygıdan azad olunarak ya da gönüllerimizi şadan kılarak, can mülkümüzü abad bilip ve yeniden sefere
dostları selamlıyarak yola koyulmalı.
Onlar “Bir ölür, bin diriliriz” dediler. “Hak nasip eylesede, bu mübarek seferde Resulüllah (S.A.V.)’ın izininin tozuna sürsem yüzümü” dediler.
Gah düşünde Cemalin bu kez görebilmek aşkıyla ebediyete kavuştular. Gonca gül misali gülerek vuslata erdiler.
Ruhları Şad olsun!
Merhaba, Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya üye olun.
Yüksek Öğretim Kurumu (YÖK) hakkında ne düşünüyorsunuz?
Sitemiz Subat 2007 den itibaren toplam 2651405 kez ziyaret edilmiştir. Ziyaretçilerin 6002 tanesi sitemize üye olmuştur.
RSS XHTML 1.0, CSS 2.0 ve Section 508 Uyumlu
Yorum yaz